Görünmez El

Görünmez El

Bu öyküye, İnternet’te gezinirken, yazarı Utku Tönel‘in Edebiy.at adlı blogunda rastladım ve okuduktan sonra derhal bir eleştiri, daha doğrusu yorum metni kaleme almam gerektiğini hissettim.

Böylece hem öykünün tanıtımına yardımcı olabilirim, hem de çabalarının birileri tarafından ciddiyetle takip edildiğini göstererek, yazarı daha fazla ürün vermeye teşvik edebilirim diye düşündüm.

Vakit kaybetmeden başlayalım…

Görünmez El, uzun yıllar boyunca taksicilik yapan kahramanımız Murat’ın emeklilik hakkını kazandığı gün başlıyor. Komşusu Ozan’ın ve gizemli bir hırsızın da eşliğinde okuru, geleceğin, hem de epey bir geleceğin İstabul’unda keşfe çıkarıyor.

Esasında tüm bilim-kurgu öykülerinin, insanları zaman ve/veya mekân boyutundaki bir sıçramayı keşfe davet ettiğini söylememiz mümkündür. Ve bunun için, atmosfer yaratma teknikleri baskın biçimde kullanılır.

Öyküde dikkatimi ilk çeken, yazarın bu alandaki başarısı oldu. Kurgulanan dünyaya geçmek için birkaç paragraf yeterliydi desem yeridir.

Sanırım bu başarıda ana etken, yerel kültürün öyküye itinayla yedirilmesi. Henüz okumayanlar için heyecanını kaçırmadan bazı ayrıntılar verelim. Görünmez El’in İstanbul’unda otomobiller, artık “hızır” diye anılıyor. Uçabilen ve oldukça süratli bu araçların markaları da tanıdık: Murat, taksi olarak bir Anadol modeli kullanıyor. 

Otostopçunun Galaksi Rehberi’nde de benzerlerine rastladığımız “rüyamatik” gibi adlandırmalarla, nerede olduğumuzu ve çevremizi saran nesneleri kolayca algılayabiliyoruz. Yalnız, hızırların model numaraları dört değil, iki rakamlı olsa, sanırım biraz daha şık dururdu.

Aşinalık hissettiğimiz unsurlar bizi öyküye ısındırırken, sürpriz öğeleri de başarıyla kullanılmış. Murat’ın sabahın erken saatlerinde taşıdığı müşterisi, bunun iyi bir örneğiydi. Bundan fazlası da mevcut ama ayrıntının dozunu kaçırmaktan korkuyorum. Okuyun, görün.

Ancak öykünün en sonu, bilinçli mi bilinçsiz mi yapılmıştır emin değilim, kendisini bir yerden sonra hissettiriyor. Sonunda pek de şok olmuyoruz.

Peki, bu büyük bir sorun mu? Bence hayır çünkü şok etmek, Görünmez El‘in öncelikli amacı değil. Bunun yerine yazar, öykünün her yanına serpiştirdiği göndermelerle ve sonlara doğru yoğunlaştırdığı fikirleriyle, aslında insana dair bir şeyler anlatmayı hedef seçmiş.

Ve bu noktada, bence hem övgüyü hem de uyarıyı hak ediyor.

Öncelikle, göndermeleri çok yerinde ve kararında buldum. Ayrıca, insanın ekonomi karşısındaki algısı ve hisleri de bana göre oldukça güzel tanımlanmış. Hırsızlarla sanatçılar arasındaki şu benzetmeyse gerçekten hoştu:

…her ikisi de görünüşte anarşisttir, ikisi de işlerini yaparken diğerlerine görünmemeye dikkat ederler, her ikisinin de zengin olmak isteyenleri sanat hırsızlığı yapar…

Ancak bir konuda bazı uyarılarda bulunmam gerektiğini düşünüyorum: İrade

Öykünün ana konusunu oluşturan bu olgu, öyle tartışma konusudur ki üzerinde incelikle düşünmelidir. Utku Tönel de bence gayet incelikle düşünmüş ve çoğunlukla katıldığım mesajlar vermiş. Ancak bunları ifade ederken kullandığı kimi cümleler, mesajın algılanmasında sorunlar yaratabilir. Örnek vermek gerekirse, “Özgür iradeleri yoktu demeyeceğim ama belli ki ondan vazgeçtiler” cümlesi (s.16), kimi zihinlerde çok yanlış anlaşılmaya açık. Ve belki de fikirlerin doğrudan söylenmesi yerine göndermelerde olduğu gibi satır aralarına gizlenmesi daha iyi bir yöntem olabilir.

Daha somut bir alana geçiş yapalım.

Türkçeyi çok özenli kullandığı için yazara teşekkür etmeyi borç biliyorum. Kendisi dile hakim olduğu kadar hassas da davranmış. Bu açıdan, öykü benden tam puan alıyor.

Bir de anlatıcı kişi kipindeki geçişler konusuna sanırım değinmeliyim.

Yazarın, anlatı tekniklerini geliştirmek adına böyle bir deneme yapmasını çok yararlı buldum. Her zaman için daha iyisi aranmalı ve sınırlar zorlanmalıdır. Ancak bu denemenin çok başarılı sonuç verdiğini söyleyemiyorum. Sorunu tarif etmekte zorlansam da bu geçişler sırasında bir şeylerin kulağımı tırmaladığını fark ettim. Cesaret kırmayı asla istemem. Bence bu yöntem üzerindeki araştırmaları ve çabaları devam etmelidir ama yazarın hedefi, bu kulak tırmalamasını ortadan kaldırmak ya da en azından hafifletmek olmalıdır.

Diyaloglardaysa sıradışı bir uygulamaya gidilmemiş. Ama oldukça akıcı bir düzey yakalandığını kendi adıma söyleyebilirim. 

Toparlamak gerekirse…

Kitap evlerinin raflarına göz gezdirirken neredeyse hiç rastlamasak da, İnternet’te amatörler, bu ülkeye ait bir bilim-kurgu edebiyatı geliştirmek üzere, kanımca çok saygın bir çaba sarf ediyorlar. Ve ben de bu çabalara elimden geldiğince katkıda bulunabilmek istiyorum.

Üretime doğrudan katılan insan sayısı, her ne kadar istediğimiz düzeye ulaşmadıysa da gittikçe artıyor ve e-dergilerin sayfalarını beslemeye şimdilik yeterli. Ancak dolaylı yardımlarda bulunan, yazar adaylarına know-how ve eleştiriyle destek verenlerin sayısı yok denecek kadar az.

Utku Tönel‘e ve Görünmez El‘e, naçizane yorumlarımla biraz olsun omuz verebildiysem ne mutlu. Sonuç olarak, yayın evi sahibi olsam, kendisine sözleşme önermeyi ciddi ciddi düşünürdüm.

Öykünün PDF biçimindeki tam metnine şuradan ulaşabilirsiniz.

“Görünmez El” için 3 yorum var.

  1. Utku Tönel:

    Böyle bir blogun varlığını bu şekilde öğrenmek beni iki kere mutlu etti. Sizin de belirttiğiniz gibi Türkçe içerik üreten yayın sayısının azlığı insanın canını sıkan bir durum. İnternette yayınlanmak üzere bir şeyler yazarkenki beklentim, SETI’de çalışanlarınkinden pek de farklı değil. Bir şeyler duymayı beklemeden sadece dinlemek ya da bilmemkaç ışık yılı ötesine gidecek ve muhtemelen hiç kimseye ulaşmayacak bir sinyali inadına göndermek gibi. Diğerleri için de durumun farklı olduğunu sanmıyorum. Sizinki gibi hoş yanıtlar aldığımda da haliyle şaşırıyor ve seviniyorum. Bilim kurgu türünün bu nadir gerçekleşen iletişime konu olması ise ayrı bir güzellik benim açımdan. Çünkü bu tür için çabalayan amatör yazarların, eleştirmenlerin ve bu türe değinen blogcuların sayısının artmasının türün gelişimi açısından da önemli olduğunu düşünüyorum.

    Öyküyü okumakla kalmayıp hakkında düşündüklerinizi kaleme almanız ve bunu da incelikli bir biçimde yapmanız benim gibi bir amatör için pek nadide ve pek faydalı bir durum. Böyle dönütler almak, eksikleri ve hataları görmek için bire bir. İlginiz ve katkınız için teşekkür ediyorum.

  2. Aydın:

    SETI benzetmenize katılmamak elde değil.

    İçerik üretenlerin azlığından dem vuruyoruz ama sanırım bu içerikten faydalanan insanların taşıması gereken sorumluluktan da bahsetmeliyiz.

    Çoğu sitede içeriğin yanı başında “Share It!” gibi bir başlıkla sosyal ağ ve bookmark sitelerine bağlantılar yer alıyor ama ben bugüne değin kimsenin bunlara bile tıkladığını sanmıyorum. Biraz da bu nedenle bizde insanlar üretme motivasyonunu yeterince bulamıyor diye düşünüyorum.

    Neyse, dert yanmayı bir yana bırakalım. Siz yazın, ben vakit buldukça tanıtımını yapmaya çalışırım.

    Saygılar…

  3. Eylem Caner:

    Öncelikle Utku Tönel’i ben de tebrik ederim. Bir ay öncesine kadar 1 sayfadan uzun bir şey yazamayan biri olarak ortalama uzunluktaki bu hikâyeyi yazmanın kolay olmadığını tahmin edebiliyorum.

    Ancak hikâye ile ilgili yazdıklarınıza çoğu yerde katılamadım. Bunu “hiçbir şeyi beğenmeyen klasik bir Türk” olarak değil de yapıcı eleştirinin her şeyden önemli olduğunu düşünen biri olarak yazıyorum. Zira “Türkiye standartlarına göre iyi” kalıbını kabul etmiyorum. Kendimizle yarışarak bir yere varamayız. O nedenle biraz yıkıcı olabilirim ama bunu asla aşağılamak amacıyla yapmıyorum. Bunu özellikle belirtmek istedim.

    Burası kişisel zevke giriyor ancak okurken beni rahatsız eden kısımlar, sizin çok hoşunuza gitmiş. Kullanılan her teknolojik aletin ayrıntılarının anlatılması, her bilginin verilmesi vs. beni biraz gerdi. Dünyanın fazla ayrıntılı anlatılması bana rahatsız edici geldi. Kapıyı açmak için kırmızı bir düğmeye basmasının ne önemi var, ya da kapıyı kilitlemek için şifre girdiğini bilmek bana ne katıyor acaba diye sordum kendime örneğin. Bu bir roman olsa bunu anlayabilirdim ancak hikâyelerde bazı şeylerin biraz daha kişinin hayalgücüne bırakılmasını tercih ederdim.

    Özellikle PDF formatında ayrı bir e-kitap formatında sunulan bir eserde daha fazla özen arıyor insan. Kâbus’a düzeltme koyarken kâr’a koymamak ilginç örneğin, veya bir yerde otobüs, diğerinde hızırbüs denmesi vs. gibi.

    Kip değişiminden ben de sizin gibi (özellikle başlarda) rahatsız oldum. Bu tekniğin kullanım sebebi çok mantıklı olsa da uygulama kısmında biraz daha çalışma istediği ortada. Yine de başarılı. İlk kez uygulandığında “aha batırdı” dedim. Kendime geldim sonra : ).

    Bana en çok batan şey kaza kısmı oldu. Nasıl olur da arabayı 2 dakikada kenara çekip bırakıp gider anlayamadım. Bir kopukluk oldu bende ama sorun benim algılarımda mı yoksa hikâyede mi anlayamadım.

    Aslında daha fazla eleştirebileceğim yerler de var ama bir anda kendime sen de kimsin deme ihtiyacı hissetim : ). O nedenle sevdiğim kısımlara geleyim.

    Sizin de değindiğiniz, rüyamatik vs. gibi kavramlar, Anadol, E5 (gerçi 555 falan beklemiştim : )), Türiye AŞ gibi kurumlar çok hoşuma gitti. Reklam panoları ise güzel bir dokunuştu. Androidlerin gerçekten de Asimov yasalarına bağlı kalmaları beni çok güldürdü. İnanılmaz tatlı bir ayrıntıydı. Böyle nüanslar insanı hikâyeye bağlıyor.

    Bir de bilim kurgu ve fantezi eserleriyle ilgili düşünürken beni en çok düşündüren şey isimlerdir. Yüzüklerin Efendisi’nde Ahmetleri Mehmetleri ortada koştururken hayal etmek ya da Starwars’da Mahmut ile Ziya’nın çarpışmasını düşünmek bana hep garip gelmiştir. Ama Murat ve Okan bana o kadar doğal geldi ki anlatamam. Hikâyenin en çok bu kısmını sevdim sanırım, bilim kurgu eserlerinde de bir Murat’ın ortamlarda koşuşturabileceğini görmek muhteşem bir şey.

    Utku Tönel’i tekrar tebrik ederim, yazdığı hikâyeyi sevdim. Ancak dediğim gibi muhteşem değil. Çok iyi bir ilk adım demek daha uygun bence. Aynı evrende geçebilecek onlarca hikâye olasılığı var artık elimizde. Çok daha iyi işler çıkacaktır sanırım. Tebrikler ve başarılar.

Bir yorum bırakın.