And they lived happily ever after…
Sağa sapmış yok, sola sapmış yok. Ne yaptıysa bulamamış kulübesini.
Uzun saatler yürüdükten sonra bir kaval sesi duymuş Pinokyo. Sonunda birini bulduğuna sevinmiş ve koşa koşa yaklaşmış. Sesin geldiği yere vardığında, sürüsünü otlatan, kendi yaşlarında bir çobanla karşılaşmış. “Merhaba,” demiş çobana, “bana marangoz Geppetto’nun kulübesine nasıl gidebileceğimi söyler misin?”
“Tabii ki,” diye yanıtlamış onu çoban, “şu ilerideki tepenin ardındadır Geppetto’nun evi. Ama epey uzaktır buraya. Tepeyi aştıktan sonra sabaha kadar yürüyeceksin.”
Pinokyo yorgun ama çaresi yok; başlamış tepeye doğru yürümeye. Yalancı çobansa onun ardından keyifle sırıtmış.
Sabah olup da geldiği yerin hiç tanımadığı bir yer olduğuna emin olunca, avcıyken av konumuna düştüğünü anlamış Pinokyo ama nafile. Artık evinden çok uzaklardaymış. Ne yapsam, ne etsem, kime yol sorsam diye düşünürken bir saray görmüş.
O ne ihtişam, o ne zarif mimari öyle! Hele bir de çocuk olduğunuzu düşünün. Hangimiz merak etmez, hangimiz yakından görmek istemezdik ki böyle bir güzelliği?
Pinokyo, saray bahçesinin aralık duran kapısından geçip içeri girmiş. İçeriyi gezdikçe şaşmış, şaştıkça gezmiş. Ve bütün bir sarayı dolduran insanların kütük gibi uyuduğunu görmüş.
Kütük gibi derken metafor yaptığımız sanılmasın. Pinokyo ne ettiyse uyandıramamış sarayın sakinlerini. Seslenmiş, dürtmüş, tokatlamış, sınıfındaki çocukların kendisine yaptıkları şeyleri yapmış. Tık yok.
Neden sonra, sarayın bir odasında, güzeller güzeli bir kıza rastlamış. Tam bir şok anı. Çarpılıp kalmış Pinokyo. Kıza oracıkta aşık oluvermiş. Fakat kızı da tıpkı diğerleri gibi, bir türlü uyandıramamış.
Bir çare bulma umuduyla saraydan çıkıp, çevrede yaşayan çiftçilerin evlerine gitmiş. Çiftçiler ona bütün sarayın yüz yıllık bir uykuya mahkûm edildiğini anlatmışlar. Güzeller güzeli prensesin doğum günü kutlamasına davet edilmeyen bir peri, krala bunun bedelini gazabıyla ödetmiş.
Yine de bir çıkış yolu varmış saraydakiler için: Şayet prensese âşık biri gelip onu öperse herkes uyanacakmış.
Büsbütün umutsuzluğa kapılmış Pinokyo. Evet, kendisi kıza âşıkmış ama bir insan değilmiş. Onu öpmesi bir işe yaramayacakmış.
Ama aşk bizlere neler yaptırmaz ki? And içmiş Pinokyo, bir yolunu bulup insana dönüşecek ve prensesi öpüp uyandıracakmış. Ve o gün gelinceye dek, kızı “Uyuyan Güzel” diye anmaya karar vermiş.
Artık yorgunluktan iyice bitkin düşen Pinokyo, bir ağaç kenarına yaslanmış ve çok geçmeden uykuya dalmış. Rüyasında çok ama çok çirkin bir canavar görmüş. Korkmuş. “Dur,” demiş canavar ona:
Benden kaçmana gerek yok. Aksine, sana büyük bir iyilik yapacağım.
Şu halime bak. Ben bir zamanlar çok güzel bir genç adamdım ama bencildim. Bencilliğim beni çirkinleştirdi ve bir canavara dönüştürdü.
Yeniden bir insana dönüşmenin sırrını biliyorum. Bu sır, insanlara yardım etmek ve iyilik yapmaktır.
Ne yazık ki ben senin kadar şanslı değilim. O kadar çirkinim ki herkes benden kaçıyor; yardımımı kabul etmiyorlar. Ama sen benim kadar korkunç değilsin. Söylediklerimi yap. Böylece belki ben de sana yaptığım iyilik karşılığında yeniden kendim olabilirim.